29Nisan
Farkli Ebeveynlik - by admin

Kedi, Çocuk ve Rahip

Çocuklar yaşam enerjisi doludur, kediler dokuz canlıdır ve zen rahipleri yaşlanmazlar.

Bembeyaz duvarda zig zaglar çizerek ilerleyen siyah bir karınca vardı.
Duvarın önünde de Bulut ile ben.
Bulut karıncayı izliyordu, ben onu.
Bulut upuzun kuyruğu, parlak tüyleri olan bir kediydi, ya da biz ona öyle diyorduk.

Karıncanın her hareketini gözünü kırpmadan dakikalarca izleyen bu kedi aslında saf meraktı, heyecandı, canlılık, istek ve hevesti. O, yaşamın büyüsünü o anda ve orada yaşayan bilge kişiydi.

Bense, karıncayı izleyen kediyi hayranlıkla seyreden kafası karışık kişiydim. Aklımdan türlü düşünceler geçiyor, gördüklerimle bildiklerimi birleştirmeye, yeni bilgiler oluşturmaya çalışıyordum.

Onun gibi bakmak istedim; karıncalarla ilgili tüm bildiklerimi unutup, ilk kez bir karınca görüyormuş gibi bakmak ve böylece daha önce göremediklerimin farkına varmak istedim. Yeniden çocuk olmak istedim.

Yaşama duyduğu saf merak, heyecan, istek ve “şimdi ve burada” olmanın gücü elinden alınmamış küçük bir çocukla, bir kedi ve bir zen rahibi arasında fark var mıdır? Algıların saflaşıp genişlediği, yaşamla aramızda engelsiz bir akış oluştuğu zamanlarda kalıplar anlamlarını yitirmiyorlar mı?

Gerçekte her üçü de, “şimdi ve burada” olmaktan kaynaklanan var olma sevincini deneyimlerken gördükleri dünyayı onurlandıran, ona can katan gözlemcilerdir. Zihinleri zamansız ve örtüsüzdür. Şimdide olmak, sonsuz bilince, öze, kaynağa dokunmak, onunla yeniden bağ kurmak demektir. Eckhart Tolle şöyle diyor: “Var’lığın canlılığı ve sonsuz yaratıcı potansiyeli şimdiden ayrılmaz” Bu yüzden çocuklar yaşam enerjisi doludur, kediler dokuz canlıdır ve zen rahipleri yaşlanmazlar.

Bir çocuk yaşam enerjisiyle yüklü doğar. Yaşamı boyunca doğal olanlar kadar, içine doğduğu toplumun ve ilişkide olduğu insanların enerjileriyle de etkileşecektir. Büyüme olarak adlandırılan evrede çeşitli dayatmalarla karşılaşacak, kendi dışındaki iradeler tarafından şekillendirilmek istenecektir. Ait olduğu toplumun inanç, yargı, töre, gelenek adı altındaki çeşitli düşünce sistemlerinden etkilenecek, bunların yanı sıra kendi deneyimleri sonucunda oluşan bir yaşam anlayışı da geliştirecektir. Ancak her olumsuz dayatma, onun yaratıcı güçle olan bağını biraz daha zayıflatacak, enerjisinin doğal akışını bozacaktır. Olumsuz etkiler olumsuz benlik kavramını oluşturacak, bu da korku, öfke, üzüntü gibi olumsuz duygulara yol açacaktır. Bilincin ışığından yoksun her düşünce zihni perdeleyecek, olumsuz duygular ise bedene yerleşecektir.

Derken bir gün çocuk kendini büyümüş, var olma sevincini gerilerde bırakmış, türlü sıkıntılar ve değişmez görüşler edinmiş bir yetişkin(!) olarak bulacaktır. Doğumu ve ölümü arasında geçen sürece “yaşam” diyecek, ama bunun gerçekte bir “kendini unutma süreci” ya da bir çeşit ölüm olduğunu fark etmeyecektir.

Doğaldır ki, yaşamlarımız aşılacak engeller, geçilecek köprüler, açılacak kapılarla dolu. Bizler bu engelleri aşmak, köprüleri geçmek, kapıları açmak için doğuyoruz dünyaya. Birbirimize ihtiyaç duyuyoruz; birbirimizin eşi, arkadaşı, anne-babası oluyoruz. Yaşamın her birimize ayrım gözetmeksizin vermiş olduğu sınırsız deneyim şansımız ve enerjimizle yeryüzündeki yaşamı şekillendiriyoruz. Bunun verdiği sorumluluğu hissetmeli, dünyaya bakarken, olanlarda payımızın bulunduğunu görebilmeliyiz.

Yaşam gerçekten de, biz nasılsak öyledir. Biz korkuyorsak korkuyu aşılarız, öfkeliysek öfkeyi, sevinçliysek sevinci aşılarız. Biz dünyaya bakarken, onu yaratırız. Bu yüzden nasıl baktığımız, neler gördüğümüz çok önemlidir.

Bizler çocuklarımıza bakarken neler görürüz? Kendimizden bir parçayı mı? Geleceğimizi mi? Hayallerimizi, beklentilerimizi mi? Eğer böyleyse, aslında çocuklarımızı görmüyoruz demektir. Onların güçlerini ellerinden alıyor ve onlara yaşam hakkı vermiyoruz demektir.

Her an, her şeye yeniden başlama, yeniden doğma şansımız hep var. Artık öyle bir bakalım ki, her varlıktaki biricikliği, benzersizliği görebilelim. Çocuklarımıza, sevdiklerimize öyle bir özen ve dikkatle yaklaşalım ki, canlarına yeniden can katabilelim. Varoluşlarına, deneyim haklarına saygıduyalım. Onlara yapabileceğimiz en büyük iyilik, kendileri olmalarına izin vermemizdir çünkü ihtiyaçları olan her şey zaten içlerindedir ve çiçek açmayı bekler.

Kendi zihnimizi, beklentilerimizi, inançlarımızı benimsetme gereği duymayıp
çocuklarımızı var oldukları gibi kabul ettiğimizde, sevginin de gerçek anlamını öğrenmiş olacağız. Zaten, sürüp giden bu muhteşem oyunun tek amacı da bu değil mi?

                                                                                         
Tutku Çetin

                                                                                          Buğday Dergisi – Sayı 15, 2002        

Leave a comment

14 + eleven =